Delirmenin Tekin Hali

 

 

İnsanların sel gibi aktığı bir caddedeydi. Bıkmış yüzlere eğreti duran tebessümler, yaşlı ruhlara giydirilmiş genç bedenler gördü. Bu ruhunu sıktı, ruhu sıkılınca ruhunun suyu çıktı. İçinden ağlamak geldi, içinin vanaları açıldı sular gözlerine doldu. Sol göz kapağının altında bir ıslaklık hissetti, sonra sağ. Ardından yüzüne hafif bir tebessüm takındı. Kaybeden bir adamın canlı tablosu gibi yürümeye devam etti. Herkes hararetle yanlarındakine bir şeyler anlatıyor ve kahkaha atıyordu. Kimse kimseyi dinlemiyordu, sadece anlatıyordu. İnsanların anlatacak çok şeyleri vardı ama dinleyecek bir şeyleri yoktu. Aslında insanların kulakları da vardı, iki tane. Allah vermişti, dinlesinler diye.

Yanından geçtiği nalbura girip koli bandı aldı. Yolun kenarına oturmuş bir kadının yüzüne baktı. Kadın ona  “Allah sevdiğine kavuştursun, bir yardım eder misin?” dedi. Kadına cebinden para çıkartıp verdi ve koli bandından birkaç parça koparıp kadına uzattı. “Kulaklarımı bantlar mısın?” dedi. Kadın gözlerini pörtletti, bir deliye bakar gibi baktı. “Ben sana yardım ettim sen de bana et”. Kadın şaşırdı. Kadın çok şaşırdı ama T.’nin dediğini yaptı. Önce sağ sonra sol kulağını koli bandı ile yapıştırdı. Sonra kadın T.’ye bir şeyler dedi ama T. onu duymadı. Allah’ın ona dinlesin diye verdiği kulakları beşer işi bir şeyle kapatmış oldu. Kadına tekrar para verdi ve gözlerini sildi. Yaşları kurumuştu ve sadece tuz kokusu alıyordu. Yürümeye devam etti, çevresinde ona bakan birilerini gördü. Sağ ellerinin işaret parmaklarını ona doğrultmuş onca insan vardı ve hepsi gülüyordu. T. de işaret parmakları ile kulaklarını göstererek gülmeye başladı. Caddenin orta yerinde üç genç duruyordu. Birinin elinde gitar diğerinin elinde keman vardı. Keman elinde değil boynundaydı daha doğrusu, sonuncusu da elinde bir mikrofonla salına salına şarkı söylüyordu. Onları duymuyordu ama şarkı söylediklerini düşündü. Çünkü çevrelerinde onca insan onlara el çırparak ritim tutuyorlardı. Gençlerin karşısına geçip dikildi. “Sizi duyamıyorum ama eminim ki harika söylüyorsunuzdur.” dedi. Herkes güldü, sonra bir alkış koptu. Şarkı söyleyen genç ona mikrofonu uzattı. T. eline mikrofonu aldı, en sevdiği şarkıyı söylemeye başladı. Söylediği şarkı ile gençlerin çaldığı farklı olmalıydı ama bu önemli değildi. Önemli olan şarkı söylemekti. O şarkı söylerken herkes güldü, kimisi çok akıllı telefonlarını çıkarıp onun videosunu çekmeye başladı. Ama kimse konuşmuyordu herkes onu dinliyordu. Bu onu çok mutlu etmişti. Alkışlar eşliğinde gençlerin ve çevresindeki kalabalığın arasından ayrıldı. Gençlerden biri ona para uzattı ama parayı almayıp ona geri verdi.

Caddede yürümeye devam etti. Aklına bir şey gelmiş gibi bir anda durdu ve karşısındaki kırtasiyeye girdi. Kırtasiyeciye bana beyaz büyük bir karton ve bir tane de siyah tahta kalemi verir misin, dedi. Kırtasiyeci ona tuhaf tuhaf baktı. Parası olup olmadığını sordu sandı, onu dilenci mi sandı ki? Oradan dilenciye mi benziyordu, dilenciye nasıl benzenirdi? Cebinden para çıkartıp kırtasiyeciye verdi. “Seni duyamıyorum ama lütfen dediklerimi yapar mısın?” dedi. Büyükçe bir poşetin içine kartonu ve kalemi koydu, para üstünü almadan kırtasiyeden çıktı. “İnsanları duymasam bile sinirimi bozabiliyorlardı.” diye mırıldandı. Bunu da kimse duymadı.

Kırtasiyeden çıktığında iki kişi ona doğru yöneldi. Birinin elinde mikrofon diğerinin de kamera vardı. Bunlar çok iyi niyetli kişiler değil gibiydi. Elinde mikrofon olan kadın ona bir şeyler söylüyordu. T. eliyle birkaç işaret yaptı, sizi duyamıyorum demeye çalışıyordu. T. işaret dili biliyordu ama karşısındaki ise onu anlamaya pek niyetli değil gibiydi. Cebinden koli bantını çıkardı ve birkaç parça kopardı ağzı ile. Sonra o kopardığı parçalarla dudaklarını bağladı. Allah’ın konuşasın diye verdiği ağzı beşer işi bir şeyle kapatmış oldu. Elinde mikrofon olan kadın ona arkasını dönmüş kamera başındaki çocuğa hararetle bir şeyler anlatıyordu. Ara sıra T.’ye dönüyor, onu işaret ediyor ve sonra tekrar anlatmaya devam ediyordu. Bu durum T.’nin canını sıktı. Karton olan poşeti alıp koşmaya başladı. Elinde mikrofon olan kadın ve kameralı çocuk da onun peşinden koştu. Elli yaşında, kel, kulağı ve ağızı bantlı bir adam ve adamın peşinde 2 gazeteci kalabalık bir caddede koşuyordu. Trajikomik bir öyküyü yaşıyor gibi hisseti.


***

Sonunda kendimi kaybettirebildim. Mikrofonlu kadınla kameralı çocuk peşimi bıraktı sanırım. İnsanları duymuyorken rahat ediyordum, sonra insanlar beni konuşturmaya çalıştı. İnsanları ne duyuyor ne de onlarla konuşuyordum bu sefer de beni koşturmaya başladılar. Ne alıp veremedikleri var benimle? Ben kulaksız ve ağızsız biriyim, sadece yürüyorum. Neden beni rahat bırakmıyorlar? En çok nerede rahat edebilirim ki?
Karşıda bir park var, parkta masalar; masalara bakan garsonlar ve masaların üzerlerinde çaylar var. İnsanlar birbirleriyle ilgilenmiyorlar, huzurlu bir yere benziyor. Masanın hemen yanındaki sandalyeye oturdum. Burada insanlar çay içiyordu ama benim ağzım yoktu. Ne yapacaktım burada? Ama burada oturmak için bir şeyler içmeliydim. Ben bir şeyler içmeliydim, yan masadaki adam bir şeyler içmeliydi diğer masadaki de. Böylece çark dönmeliydi. Bunları düşünürken yanıma bir garson geldi. Bana bir şey dedi ama onu duymadım. Ona, onu duymadığımı söylemek istedim ama konuşamadım. Sağ elimi açtım, ters döndürdüm. İşaret parmağımla çemberler çizdim bu işaret çay ocaklarında çay demek oluyordu, burada da geçerli olmalıydı nitekim burası da bir çay ocağı sayılırdı. Garson güldü ve gitti. Elinde bir bardak çay ile geldi. Yüzüme bakıp ellerini ovuşturdu, para istiyor olmalıydı. Ona para verdim, yanımdan ayrıldı. Ne olursa olsun insanlarla iletişim kurmak zorundaydım. Ama zorunda da değildim yani en azından doğrudan iletişim kurmasam da olurdu. Poşetin içinden büyük kartonu çıkartıp üstüne kocaman harflerle “KONUŞMAYIN, DUYMUYORUM. SORMAYIN, KONUŞMUYORUM.” yazdım. Sonlarına nokta yerine ünlem mi koysaydım? Olmazdı ki o zaman bağırmış gibi olurdum, bağırmak için önce konuşmak gerekirdi. Kendi kendime tezat oluştururdum. Neyse, böyle iyi. Bandı açtım, uzun uzun parçalar kopartıp bir halat gibi birbirlerine ekledim. Sonra iki ucunu kartona bantlayıp kartonu boynuma geçirdim. Harika gözüküyor olmalıydı. Parktaki insanlar sırayla bana doğru bakmaya başladı. Bir Meksika dalgası etkisi yaratmış olmalıyım ki herkes sırayla bana bakıyor, bir diğerine sıra gelince bana bakan kişi önüne dönüyordu. Bu benim içimi sıktı. Yürümek istedim, nereye gittiğim önemli değildi. Çünkü rızık durarak değil yürüyerek bulunurdu.

Yolda yürürken herkes bana baktı. Gülerek baksalar belki alınmazdım ama korkarak baktılar. Kimisi de fazlalıkmışım gibi baktı. Sanki bu dünyaya fazlaymışım gibi baktılar, bilmezlerdi bu dünyanın bana fazla olduğunu. Parktaki adamların bana bakıp bakıp önlerine dönmeleri, yoldaki insanların o çirkin bakışları içimi sıktı. Duymayarak ve konuşmayarak bulduğum huzuru kaçırmışlardı. Son çare kalmıştı, huzuru aramak. Huzur neredeydi? İnsanlar ne zaman huzurlu olurlardı? Tabii ki! Evreka! Arşimet bile benim kadar sevinmemiş olmalıydı. İnsanlar ne zaman yalnız kalırsa o zaman huzuru bulurlardı. Nerede yalnız olurlarsa orada huzuru bulurlardı.

Şehrin ücralarından birine gittim. Çünkü insanlar yaşarken merkezde, ölünce ücrada olmak istiyorlardı. Güzel bir fikirdi, takdir ettim. Yolda giderken mikrofonlu kadın ve kameralı çocuk beni gördü üzerime yürüdüler. Ben de boynuma astığım yazıyı onlara gösterdim, onun fotoğrafını çekip gittiler. Yazılı iletişim güzel bir şey olmalıydı. Sonra kırmızı mavi ışıklar yanan bir araba yanımda durdu. İçinden iki genç indi. Bana bir şeyler dediler ama onları duymadım. Sonra biri sırtıma dokundu, yüzünde merhamet dolu bir ifade vardı. Aslında bu güzel bir şeydi, insanların içlerinde merhamet olduğunu görmeyeli çok zaman olmuştu. Ama merhamet duyulan olmak içimi sıktı. Beni düşkün gördükleri için merhamet gösterdi belli ki. Hâlbuki ben düşmüyor yükseliyordum, huzura doğru yürüyordum. Benim rızkım oradaydı.

Duvarla çevrilmiş, içinde bolca mermer olan, girişinde aile kabristanlığı yazan o huzur dolu yere girdim. Derince bir nefes aldım, huzurun kokusuydu bu nerede duysam tanırdım. Çok az duymuştum ama hiç unutmamıştım bu kokuyu. En son babamla gelmiştik buraya, onu sonsuzluğa uğurlamıştım. O gitmiş ben ardından bakmıştım. Bazı coğrafyalarda evlatlar hep babalarının ardından bakardı, o gün anlamıştım. Ben çok küçüktüm ama o günü hiç unutmamıştım.

Babamın yanına gittim, onunla biraz konuşmak için. Ben konuşmasam da o beni anlardı çünkü o yükselmişti. Huzura gitmişti, anlamamasına imkân yoktu. Babama doğru yürürken bir şey gördüm, bir adam. Kel, önünde bir karton asılı olan, kulağı ve ağzı bantlı bir adam orada durup bana bakıyordu.

                                                                               ***

“Hoş geldin.” dedi.

“Hoş mu geldim? Ne yapıyorsun burada?” diye sordum.

“Babamla konuşuyorum.” dedi.

“Nasıl yani? O benim babam.” Dedim.

“Benim de babam.” dedi.

“Benim bir ağabeyim yok ki.”  dedim.

“Biliyorum, benim de yok.” dedi.

“Ne saçmalıyorsun sen? Hem sen beni nasıl duyuyorsun, benim ağzım yok. Ben seni nasıl duyuyorum, benim de kulaklarım yok.” dedim.

“Benim de kulaklarım ve ağzım yok ama seninle konuşabiliyoruz baksana.” dedi.

Aklımı yitirmek üzereydim. Adamı incelemeye başladım.

Adamın kulakları ve ağzı bantlıydı ve keldi. Bunu gelirken görmüştüm. Önünde beyaz bir karton asılıydı, bantlarla bir halat yaparak kartonu boynunu asmıştı. Bunu da gelirken görmüştüm. Kartonun üstünde kocaman harflerle “KONUŞMAYIN, DUYMUYORUM. SORMAYIN, KONUŞMUYORUM.” yazıyordu. Biraz silikleşmişti yazı ama okunabiliyordu. Bunu gelirken görmemiştim, bunu görmemeliydim. Sizi görmeliydim, diye bir şey çıktı ağzımdan. Ben de çok severim o öyküyü dedi, hafif sırıtarak. Bu adam bana benziyordu; yüzü, elleri, konuşması, her şeyi! Üzerindeki kıyafetler bile benim üzerimdekiyle aynıydı. Biri benimle alay ediyor olmalıydı. Ya da bu adam ben olmalıydım. Yok artık T. sen de iyice delirdin, diye söylendim. “Delirmedin yükseldin.” dedi bana benzeyen yaşlı adam.

“Gel tanışalım benden 20 yaş genç ben. T. benim adım, ya senin?” diye sordu. Biri benimle fena halde alay ediyor olmalıydı. Benden ne istiyordu bu insanlar, ben onlardan kaçmadım mı?

“Benden 20 yaş büyük T. memnun oldum, ben de T.” dedim. Adı da T. imiş, benle alay ediyor ama asıl ismimi bilmiyor.

“Artık ismimi söyleyebiliyorum. Tekin olduğumu herkes biliyor, herkes derken bir tek babam. Babam kendime T. dediğim için bana kızdı. Ben de o kızınca Tekin demeye çalıştım ve oldu, o günden bu yana adımı söyleyebiliyorum.” dedi. Demez olaydı, yer yarılaydı içine gireydi de demeseydi. Ya da yer yarılaydı ben içine girseydim de onu duymasaydım. Benim kulağım yok ama onu duyuyorum, benim adımı ben bile unutmak üzereydim ama o biliyor. Ama nasıl!

“Kes şu şakayı artık ihtiyar. Hiç komik değil hem de hiç. Benden ne istiyorsun?”

“Artık nöbet vakti sende. Ben buraya geldiğin anda geldim buraya. Ben senim, sen de ben. Ama aramızda 20 yıl var. Ben geldiğimde 50 yaşımdaydım sen de geldiğinde 50 yaşındasın. Babamın yanı en huzurlu yer bunu unutma. Bir tek o anlıyor beni. Ben gidiyorum.”

Bir anda irkildim. Kollarım donmuş gibi hissediyordum. Kafamı kaldırıp çevreme bakındım. Kollarım mermerlerin üzerindeydi, mermerler bir yığın toprağı çevreliyordu. Toprağın üzerinde çiçekler vardı. Babamın adı yazıyordu dik ve dikdörtgen bir mermerin üstünde, altında da “Ruhuna Fatiha” yazıyordu.

Boynumda asılı bir karton yoktu, kulaklarım ve ellerim bantlı değildi. Babam toprağa gittiğinden beri ilk kez mezarına gelmiştim. Babam ben küçükken ölmüş. O kadar küçükmüşüm ki babamın olduğunu bile bilmiyormuşum. Annem baban gidiyor demişti, ben de bakmıştım. Sadece bunu hatırlıyorum. Bir babamın olduğunu ve sonra öldüğünü anladıktan sonra annem hep şey dedi seni en iyi baban anlıyordu, baban sağırdı. Sen küçükken geç konuşursun sandım ama sen de dilsizmişsin. Baban seni anlar gibi bakıyordu hep sana. Benim dilim vardı ama konuşmayı bilmiyordum. Eminim babamın da kulağı vardır ama duymayı bilmiyordur. Ben sadece bazı sesler çıkartabiliyordum o yüzden adım da T., en rahat bunu söyleyebiliyorum. Burası çok güzel kokuyordu, huzur gibi bir kokuydu bu. Rüyamda da duymuştum bu kokuyu. Ne yapmam gerektiğini bulmuştum. Baba bekle beni geleceğim dedim, babam cevap vermedi. Belki ben demeyi beceremedim belki de o duymayı beceremedi. Çünkü ben dilsizdim o sağır.

İnsanların sel gibi aktığı bir caddedeydim. Mutsuz ve huzursuz suratların arasından sıyrılıp bir nalbura girdim. Koli bandı aldım ve nalburun dışında duran dilenci kadına para verdim. Sonra da banttan biraz koparıp kadına kulağıma yapıştırmasını işaret ettim. Kadın bir deliye bakar gibi baktı, gözlerimi pörtlettim. Önce sağ sonra sol kulağıma bant yapıştırdı. Yürümeye devam ettim. Yolda gitar ve keman çalan, şarkı söyleyen 3 genç gördüm. Onların karşısında dikildim şarkı söyleyen genç beni fark edince mikrofonu bana uzattı. Ben de şarkı söyledim ama onlar duymadı. Dilsiz bir adam ne kadar şarkı söyleyebilirse o kadar söyledim. Çevredekiler önce güldü sonra alkışladı. Çocuklar para uzattılar, almadım. Genç adamlardı para onlara daha çok lazım olurdu. Aklıma bir şimşek çaktı gibi oldu. Bir şey geldi aklıma, kırtasiyeye girip kalem ve büyükçe bir karton aldım. Kırtasiye çıkışında 2 gazeteci bana bir şeyler demeye çalıştılar, onlardan kaçtım. Bir çay bahçesine gittim, orda biraz oturdum. Kartonu, bantları halat gibi birbirine ekleyerek boynuma astım. Çevredeki insanlar bana sırayla bakmaya başladılar. Bu benim içimi sıktı oradan uzaklaştım. Yolda o gazetecileri gördüm yine, birkaç fotoğrafımı çekip gittiler. Yolda giderken yanımda mavi kırmızı ışıklı bir araba durdu, içinden iki genç indi. Biri sırtıma dokundu, merhametle bana baktı. Ama acır gibiydi de, bu içimi sıktı oradan uzaklaştım. Ve sonunda huzur kokan bir yere geldim, babamın yanına. Babamın üstündeki toprağı çevreleyen mermerin üzerine oturdum. Kartonu boynumdan çıkartıp kocaman harflerle yazdım. “BABA SENİ DE EN İYİ BEN ANLIYORUM.” Kafamı göğe doğrulttum. Babam, bana beni anlar gibi bakıyordu.

 

 

Reklamlar

Düzensizliğin Düzeni

soluk renkli kalemle yazılan yazılar

06.40, güneş odamı taciz ediyor. Ben yatağımda uyurken; yani uykuya yeni dalmışken, kendimi uyuyabilmeye yeni alıştırabilmişken olacak iş değil! Kaybettiğim uyku alışkanlığımı yeni yeni kazanıyorken olacak iş değil, bu güneşte de uyunmaz ki. Ne yapsam? “Kendimi mi öldürsem, yoksa bir fincan kahve mi içsem?” diyordu Camus,iyi fikir bir kahve yapayım.
Ev halkı derin bir uykuda,ben herhalde ev bekçisiyim. Neyim bilmiyorum ama ne değilim biliyorum. Artık pek insan değilim, az insan nasıl olunur bilmemekle birlikte pek insan olmadığımı biliyorum. Kelime oyunu yapacak takatim yok gerçekten ama durumu en yalın haliyle bu şekilde açıklayabiliyorum, inan bana.
Çünkü insanların belli bir uyku düzenleri, gidecek işleri, sabah uyanma sebepleri, gülecek anları, banka hesapları, gezilecek avm’leri, yaşam alanları ve bir sürü şeyi var. Benim ise hiçbir şeyim yok. Tüm gün evin içinde geziniyorum, aslında volta atıyorum çünkü evin içinde yürüyebileceğim alan kısıtlı. Acıktığım zaman tavayı ocağa koyuyorum, tavaya ayçiçek yağı koyuyorum ( 1 çorba kaşığı…

View original post 245 kelime daha

Megafonun Bağırışı

 

Sessizliğine son vermek istedi. 18 ezandır konuşmuyordu. Kimsenin haberi yokken o herkese küsmüştü. Belki de herkes bir anda ona küsmüştü. Çünkü herkes ona seni anlayamıyorum diyordu. Hâlbuki insandı bu, eşref-i mahlûkat. Anlamak istesin kılı kırk yarardı, anlardı.

Çenesi ağrıyordu. Günlerdir konuşmuyordu ama çenesi ağrıyordu. Uykusunda dişlerinin gıcırdamasını duyuyorlarmış. Ona öyle demişlerdi. Konuşmak için alıştırma yapmaya başladı. Çenesini açıp kapattı birkaç kez. Sonra akordu yapılmayan gitar gibi anlamsız sesler çıkardı, nihayetinde ses tellerine de bir akort gerekliydi. Duvarda bir kağıt asılıydı. Kağıdın üzerinde de bir cümle yazıyordu. “Beni duy istiyorum.” Cümleyi tekrar etmeye başladı. Bbe ni duuu y is ti yooo ru mmm. Birkaç tekrarın sonucunda cümleyi güzelce seslendirdi. Kendiyle gurur duydu. Sonra konuşmayı bıraktığı yere gitmeye karar verdi. Son kelimesini ettiği dostunun yanına ulaştı. Dostu uzakta onu görünce bir silkelendi, kollarını açtı. Dostu bugün neşeliydi, kahverengi tulum gibi bir şey giymişti, üstünde de yeşil gömlek. Genelde böyle giyinirdi, bazen de sarı gömlek giyerdi ya da beyaz tulum. Ben geldim dedi, hoş mu geldin dedi dostu. Bilmem öyle geldim, dedi. Sesi iyice gürleşmişti, 18 ezandır konuşmaması ses tellerine yaramıştı. Sesi duyuluyordu, en azından dostu duyuyordu. Markete gidiyorum bir şey istiyor musun, diye sordu. Su alsan iyi olur, dedi dostu. Çevredeki insanlar büyük güneş gözlüklerinin altından çok akıllı telefonlarına bakarak yürüyüş yapıyorlardı. Mavi bir yol vardı, dönüp duruyorlardı onun üzerinden. İlginçti.

Kasiyere; su verir misiniz, dedim. Yüzüme baktı. Su verebilir misiniz, diye sordum. Gözlerini kısıp yüzüme baktı. Eğer siz de isterseniz ben su satın almak istiyorum, dedim. Kollarını iki yana açtı, avuç içlerini bana döndürdü, gözlerini pörtletti. Bu anlamadım demekti tarzancada. Sanırım işitme ile ilgili bir sorunu vardı, olsundu. Başka bir markete giderim, oradan alırım suyumu. Kasiyere de dua ederim, Allah yardımcısı olsundu. Dördüncü marketten çıktığımda herkesin tarzanca konuştuğunu düşünmeye başladım ya da herkes sağırdı. Ya da ben dilsizdim. Dilimi çıkardım, baktım, gayet dilim vardı. Uzunca bir şeydi ama kupkuruydu. Sanırım ses tellerimde bir şey vardı, akordu yine bozulmuştu. O zaman bağırmam lazımdı, sokakta bağırdım kimse bana bakmadı. Yoldan geçen insanların önlerine atladım, bana bozuk para verdiler. Sonra yine bozuk para verdiler. Yüzlerinde bir korku gördüm. Bu içimi sıktı.

Büyükçe bir markete gidecektim, su alacaktım, kasiyere suyu uzatıp para verecektim böylece ne konuşmaya ne dinlenmeye ne de tarzancaya ihtiyacım olmayacaktı. Güzel fikirdi. O büyükçe markete gittim. Rafların hepsi boyumdan yüksekteydi, kocaman ihtişamlı raflar vardı. Bir kutu gördüm üstünde “Siz bağırmayın o sizin yerinize bağırır!” yazıyordu. Sanırım sudan daha çok buna ihtiyacım vardı, onu aldım bir de üzerinde 5L. yazan bir şişe aldım. Şişenin içinde su vardı. Kasiyere kutuyu ve içinde su olan şişeyi uzattım, yüzüme baktı. Bir şeyler dedi, anlamadım. Kasiyere parayı uzattım. Kasiyer bozuk paraları sayarken arkamda sıra bekleyen insanlara baktım. Hepsi benden uzakta duruyordu, yüzleri ekşi elma yemiş gibiydi. Ekşi elma yemiş yüzler bana bakıyordu. Bu içimi sıktı. Büyükçe marketten dışarı çıktım. Dostumun yanına gittim. İnsanlar büyük güneş gözlüklerinin altından çok akıllı telefonlarına bakıp mavi yolun üzerinde dönüp duruyordu. Seni duymadılar mı dedi dostum, bana para verdiler dedim. Bana biraz da güldüler ama uzaktan güldüler, yakınlarında olunca korktular dedim. Biraz su içtim, dostuma da su verdim. Ama o suyun ayaklarına dökülmesini seviyordu. Ben böyle su içiyordum demişti bir keresinde, şaşırmamıştım.

Rüzgâr esmeye başladı. Dostum beni duyamadığını söyledi. Sen de mi, diyecektim ki onun boyunun bana göre çok uzun olduğunu hatırladım. “O zaman benim yerime bağırsın!” deyip elimdeki kutunun içini açtım, huni gibi bir şey çıktı içinden. Ufak olan tarafına kablo ile küçük bir kutu bağlıydı. Onu ağzıma tuttum, bir şeyler söyledim. Çevremdeki insanlar bana baktı. Dostum bana gülümsedi, insanlar beni duyuyordu. Su almaya çalıştığım ama alamadığım dört markete gittim. Elimdeki huni gibi bir şey ile onlara konuştum. Onlar bir yerlere kaçmaya çalıştı. Biri de bana saldırmaya çalıştı. Bu sefer de ben kaçtım. Dostuma sığındım. Dostum beni omuzlarına aldı, daha doğrusu ben omuzlarına çıktım. Etrafımız kalabalıklaşmaya başladı. İnsanlar ve araçlar vardı. Araçların üzerlerinde mavi ve kırmızı renkli ışıklar yanıp sönmeye başladı. Hava da kararmıştı. İnsanlar büyük gözlerle beni izliyordu. Kameralar beni ve dostumu çekiyordu. Dostluğumuz tüm insanların ilgisini çekmiş olmalıydı. Sonra bir adam geldi o da huniliydi, huninin ucunda kabloyla bağlı küçük bir kutu vardı. “Seni duyuyorum.” dedi. O da bağırıyordu. “Bağırmayınca neden kimse beni dinlemiyor.” dedim, “Burada herkes sağır, ancak bağıranı duyuyorlar.” dedi. “İn oradan lütfen, kırılacak o dal. Bak herkes korkuyor.”. Herkesin benden korkuyor olması, herkesi korkutuyor olmam benim içimi sıktı.

Sonra beni bir araca bindirdiler. Mavi ışıkları olan, ön tarafında SNALUBMA yazan bir araçtı. Yolda giderken hep bağırıyordu bu araçlar hatırlıyorum. Onlar bağırınca herkes onları duyuyor, kenarı çekiliyordu. Artık ben de bağıracaktım, herkes beni duyacaktı. Kenarı çekilmeseler de olurdu.

 

İbrahim Tukat

YİRMİ METRE KAREDE TEK KİŞİLİK GÖSTERİM

Bu sefer kimse uyanmadı

Boşluğa tesir etmeyen cümleler var. Hangi cümleler olduğunu bilmiyorum. Hep alnının çatından vurdum, boşluğu. Yaşamak nedir? Boşluk kavramının somutlaşma uğraşı -sonucu başarısızlık-. Araf’ın dünya lisanı. Çok mu konuşuyorum? Daha tek kelime etmedim. Düşünüyorum. Sessiz ol. Her kelime bir orta anlamın izdüşümü. Yani ne yaşam, ne ölüm. Ne cennet, ne cehennem. Zihnin gırtlağını elleriyle tutup bağırtan bir fikir. Çırak ustayı geçerse, boğabilir. Bir ustanın ölümü, bir tekneyi yakabilir.

Boş odanın kapısını yavaşça araladı. Duvarlarda oynayan sahneler ve eski gazete kağıtlarıyla kaplanmış camlar-filmlerde de olur-. Ruh hastası katiller gerçekleştirir bu eylemi. Yok, bu öyle bir sorun değil. Biri birilerini öldürmüş, polis peşine düşmüş ama kahraman çok zekiymiş, izini kaybettirmiş ve hemen maktulün ismine bir çizik atmış, öyle değil. Kapıyı içerden kapatıp odanın ortasına bağdaş kurarak oturdu. Burası sokaklardan daha sessiz, tenha. Beni neden böyle davranışlara zorladığınızı anlamak istiyorum. Siz çok kalabalıksınız, ben yalnızım. İlkokul çocuklarının arkasını dişlediği kurşun kalem kadar. Bir yanım…

View original post 300 kelime daha

bir açık mektup olarak: dua

“Allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?”

Murat Menteş

 

Allah’ım ne havalı şey şu alıntı epigraflarla yazıya başlamak.

Allah’ım bugün çok üzüldüm, içimden ağlamak geldi ama beceremedim. Aynaya dönmüştüm yüzümü, sakallarımın uzayıp uzamadığına bakıyordum. Bir de ne göreyim? Allah’ım keşke görmeseydim. Bir de ne gördüm? Allah’ım gördüğüm gerçek olmasın. Birkaç beyaz gördüm saçlarımda, birkaç kızıl da sakallarımda. Gördüklerime inanamadım ama ben görmediklerine de inanan bir adamım. Gördüğüme inanmalıydım. Odama döndüm, yatağa uzandım. Beyaz tavana baktım. Beyaz tavan bir süre sonra yok oldu, gökkube geldi yerine. Sonra aşağı bir baktım mavi bir küre, üstünde biraz kahverengiler falan var. Dünya diyorduk biz insanlar. Sağıma baktım her yer ışı ışıl. Allah’ım soluma da baktım orası da ışıl ışıl. Harika bir yerdeydim ama içimden ağlamak geldi. İçimden ağlamak geldi ama beceremedim.

Sonra uyandım. Tepemde yine beyaz tavan. Penceremden dışarıya baktım, gök kubbe yerinde. Allah’ım ne de güzel yere koymuşsun onu. Her yerde ona ulaşabiliyorum da bazı kulların var betonu çok seviyor. Onlar gök kubbeyi kapatmaya çalışıyorlar. Allah’ım onları da affet ne olur. Allah’ım ben senin acz bir kulunum da biraz gözlerim açık. Bu betonu seven kulların kağıtları da çok seviyor. Üzerlerinde 200-100-50 falan yazan kağıtlara çok fazla ilgi duyuyorlar. Ve bu betonları ve üzerinde 200-100-50 falan yazan kağıtları sevenler, insanları hiç sevmiyorlar Allah’ım. Ne olur onları affet.

Bir kalbim var, çok canı sıkılıyor onun. Bazen her şeyi unutup 2 göze bakıyor. Başka hiçbir şeyi görmüyor. Bir de oyuncak gibi sürekli kırılıyor. O kırılıyor ben kırgın düşüyorum. Allah’ım onu affetme. Affetme onu Allah’ım. Onu ıslah et. Gözlere değil kalbe baksın, ona öğret. Sen gözetensin. Allah’ım ne olur beni de affet.

Acılar ve İnsanlar

“Sana kalbimi göstersem,yaralarıma hayran olursun.”

Güray Süngü

Bakmak ve görmek meselesi, derin mesele. Ben derin bir insan değilim, anlayamam farkını. Anlasam bile anladım gibi göstermek istemem, anlamamış gibi yaparım. Çünkü ne kadar anladımsa o kadar başım ağrıdı.

Bir insanı nasıl tanırsınız? İsmi, soyismi, yaşı, sosyal statüsü ve birçok bok püsür. Ben bunlarla tanımam, bana acılarını göstermesini isterim. Bana acını göster seni öyle tanıyayım, bana kaybettiklerini anlat kazandıklarını değil. Ben böyle tanırım. Ben insan değil acı tanırım biraz da. Ben çok acı tanıdım. İnsanları değil de acılarını tanıdım. Sen kimdin? Ayrılık ben. Ben de hüzün, ne çok ortak noktamız var. Yok yok! Her ayrılık bir hüzün de her hüzün bir ayrılık değil. Konumuz da bu değil, konumuz acılar. Konumuz acılarıyla yaşayanlar. Yani tüm insanlık.

Ara sıra boyumu aşacak şeyler söylüyorum. Zaten boyum da çok uzun değil ne desem boyumu aşıyor. “Sürekli gülen bir insanın mutlu olduğu kanısına varmak doğru değilken sürekli somurtan birinin mutsuz olduğu kanısına varmak doğrudur.” gibi küstahça bir şey söyledim geçenlerde. Şimdi bunu tırnak içinde yazdım çünkü ben söylemişim gibi değil de başka bir ben söylemiş gibiydi. Ben değil de acım söylemiş gibiydi. Çünkü ben sürekli gülüyorum ve içim kanıyordu. İçim kanarken ve ben sürekli gülerken bir sahtekar gibi hissediyordum. Ben bir sahtekar gibi hissedince kendimden uzaklaşıyordum. Bir yerden bir şeylerden kopuyor gibiydim. Bir yerde bir şeyler kanıyor gibiydi. Bir yerde okumuştum pasif direniş diye bir kavram vardı. Bu sözün sözler içinde elbet bir yeri vardı ama benim içimde farklı bir yeri olmalıydı. Yıllardır ben bunu uyguluyormuşum, haberim yokmuş. Ya da haberim yokmuş gibi yapıyordum, herkes acısını gizlemek için çabalamaz mı? Ben gülerek mutsuzluğumu bastırmaya çalışıyordum ya da mutsuzluğa gülerek direniyordum. Karışıktı.

Bana acılarını gösteriyordu insanlar. İnsanlar birbirleriyle acılarını yarıştırıp en acınası olanı arıyorlardı. Sonra da kendilerine mutluluk bahaneleri buluyorlardı. Naylon bir tebessüm, içi de hava dolu. Bu naylonu yüzlerine takıp yürüyorlardı, okula gidiyorlardı, alışveriş yapıyorlardı hatta utanmadan yaşıyorlardı. İnsanlar ilginçti.

Bir de kalbim vardı. Kan pompalar, durmadan atar ve durmadan acırdı. Acıdığı zamanlar kalbim acıyor değil de yüreğim acıyor derdim. Daha etkili olduğu için böyle dediğimi düşünürdü insanlar. Haklılardı belki de. Çünkü ben de acılarımı göstermek istiyordum. Ben de başka bir acınası görmek istiyordum. Ben de naylon tebessümümü desteklemek istiyordum. Ben de bir şeyler istiyordum. Ama yapamıyordum.

Ben kandırmak ya da kandırılmak istemiyordum. Ben neye direndiğimi biliyordum. Ben uyuyamıyordum. Yani sahteliklerle kendimi uyutmuyordum. Bir de fiziksel ihtiyaç olan uyku, onu da beceremiyordum. Kabuslarım var benim, canım kabuslarım. Onlar da beni uyutmuyordu. Bu başka mesele.

Ben bunları neden yazdım? Neden bu kadar karışık yazdım? Benim de pek tabii acılarım var, çünkü insanım. Benim de acılarım var ama karışık acılar. O yüzden karışık yazdım.

Bir şarkı keşfettim İngilizce, ama sanki en güzel Türkçe sözleri söylüyor gibiydi. Sanırım acılarımı en güzel o anlamadığım şarkı anlatıyordu. Yüreğim öyle dedi.

* o şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=R8isnWHdj40&list=RDR8isnWHdj40

20. yaş

20 yıl önce tam bugün adı yaşamak olan bir serüvene başlamışım. İlk yıllarında bir gülücük bulmuşum kendime, yerli yersiz zamanlarda sürekli onu kullanmışım. Hep onu kullanmışım. Sonra bir ağlama bulmuşum, onu çok az kullanmışım. Onu ne kadar az kullandıysam içimi o kadar kabartmışım, içim ne kadar kabardıysa o kadar kahkahayı da basmışım! 20 yıl geride, şimdi bir baktım. Dedim ben ne yapmışım? Ne yaptıysam da iyi yapmışım. Harika yapmışım. Bir daha olsa bir daha yaparmışım. O kuyulara tekrar düşermişim. Yine kahkahalar basarmışım, yine ağlar, yine de içimi kabartırmışım. Lisede bir şiire tutulmuşum, hiçbir mısrasını ezberimde tutamamış ama her kelimesini aklıma kazımışım. Bu nasıl oldu diye sormamış, yüreğimde taşımışım. Bir öykü yazmışım, binlere kendimi anlatmışım, başka bir isimle yapamayacağım işleri kaleme almışım. Birkaç yıl sonra bir ayrılığın eşiğine gelmişim, son anda kurtarmışım, kimse bilmemiş bir hastane koridorunda otuz yaş almışım. Üç ay palyatifte kalmışım bunu da kimse bilmemiş farkındaymışım. Birçok suret tanımışım, hepsine farklı bakmış farklı anlamlar katmışım. Sonra dönüp kendime bakmışım, bir anlam bulamamışım. Ne de güzel bulamamışım! Her gece kendime anlatmışım, her gün güneşle savaşmışım. Kendimi tanımlamakta zorlanmışım. Kendimi anlatmakta başarısız kalmışım. Ama bir gün şöyle yazmışım. Ben aksak ritimle giden bir şarkıymışım.

Kişisel Görüşlerim Eşliğinde Bir “Çocuk” Romanı: Şeker Portakalı

Kitap hakkındaki genel görüşleriniz nelerdir?

Öncelikle yabancı dilde yazılmış bir kitap olduğundan dolayı çeviriyi ele almak gerekir. Çevirisi gayet güzel biçimde yapılmış bir eser. Hatta çoğu makalede çevirinin orijinal esere çok yakın yapıldığı yazılmış böylelikle edebi zevkimiz sekteye uğramamış oluyor.
Teknik açıdan bakacak olursak yazar çok güzel bir kalem işçiliği yapmış. Kurgusal olarak olay örgüsüne uygun ve sade bir olay örgüsü bulunuyor. Romanda gerektiği yerde gereken bilgiyi vererek okuru sıkmıyor ve gereksizlikten kaçınıyor. Az tasvir bulunuyor romanda bu da alt yaş kitlelerine hitap için yapılmış bir hareket olarak değerlendirilebilir. Bunun dışında dil kullanımı sade fakat dönemi anlatan biçimde.Romanda yazarın bize sürekli sezdirdiği bir kavram vardı: Tren. Ve roman sonunda bu trenin kırılma noktası oluşturması ile yazarın bize treni boş yere anlatmadığı ve sezdirmediğini anlıyoruz. Usta öykücü Çehov’un bahsettiği ve “Çehov’un silahı” olarak anılan – “Bir eserin başında duvarda bir tüfek asılıysa o tüfek eserin sonunda patlamalıdır.” – tekniği yazar tren sezdirmesi ile eserinde uygulamıştır.
Romanın içeriğine bakacak olursak eğer çocuklara hitap ettiğini düşünmüyorum. Romanda bir takım müstehcen ifadeler bulunuyor. Bu çocukların psikolojik ve psikoseksüel gelişimlerine olumsuz yansıyabilir. Zaten bundan dolayı MEB 100 Temel Eser’den çıkartmıştı. Fakat bundan daha büyük bir sorun var, eser çocuk kitlesine göre çok duygusal yoğunluğu bulunan bir eser. Bir çocuk bu kitabı okursa büyük bir karamsarlığa kapılacağından şüphe duymuyorum. Ama kesinlikle yetişkinlerin okuması gereken, kendine bir sonuç çıkarabileceği bir eser.

Kitapta gerçek yaşam ile ilişki kurulan kısımlar nelerdir?

Kitapta gerçek yaşam ile bağdaşan çokça öge bulunmaktadır. Bunların bazıları ise;
Kitapta çokça kez küçük çocukların fazla meraklı olması ve çok soru sormaları işlenmiş. Buna bir örnekler olarak Totoca ile emeklilik konusundaki sohbetleri örnek verilebilir.
“” Edmunda dayı hiç bir iş yapmıyor ama para alıyor. Yani çalışmıyor ama belediye ona para ödüyor.
‘Bunda şaşılacak ne var?’
‘Çocuklar da bir şey yapmıyor; yemek yiyorlar , uyuyorlar, sonra da analarıyla babalarından para alıyorlar.’
‘Emeklilik başka şey Zeze.'(Sy. 17)

Çocukların hayal güçlerinin yoğunluğu ve kuvveti kitabın önemli temalarından biridir. Bu da kitapta çok kez anlatılır. Buna bir örnek olarak Zeze’nin kuş hikayesi örnek verilebilir. Zeze içinde şarkı söyleyen, konuşan bir kuş olduğunu düşünür ve iç konuşmalarını buna bağlar.

Kitapta çokça kez yoksulluktan bahsedilir. Bunun fazlaca örneği bulunuyor. Örnek olarak mahallelerindeki “Yoksulluk ve Açlık Bakkaliyesi”, arkadaşlarının rugan pabuç giyip Zeze’nin çıplak ayakla gezmesi, iki kardeşinin doğar doğmaz ölmeleri örnekleri verilebilir.

Kitapta gerçeği yansıtan çokça unsur bulunuyor. Herkesin at arabası ile ulaşım sağlaması, motorlu arabanın çok az olması da kitapta işlenen gerçeksel durumlardan biridir.

Ayrıca kitap yazarın kendi yaşamını anlatıyor. Bunu yazarın yaşam öyküsünü ve kitabı okuduğumuzda rahatlıkla okuyabiliyoruz. Yazar da bu roman hakkında ” Ben bu romanı 12 günde yazdım ama 20 yıl yüreğimde yaşadım.” diyerek doğrulamaktadır.

 

Düzensizliğin Düzeni

06.40, güneş odamı taciz ediyor. Ben yatağımda uyurken; yani uykuya yeni dalmışken, kendimi uyuyabilmeye yeni alıştırabilmişken olacak iş değil! Kaybettiğim uyku alışkanlığımı yeni yeni kazanıyorken olacak iş değil, bu güneşte de uyunmaz ki. Ne yapsam? “Kendimi mi öldürsem, yoksa bir fincan kahve mi içsem?” diyordu Camus,iyi fikir bir kahve yapayım.
Ev halkı derin bir uykuda,ben herhalde ev bekçisiyim. Neyim bilmiyorum ama ne değilim biliyorum. Artık pek insan değilim, az insan nasıl olunur bilmemekle birlikte pek insan olmadığımı biliyorum. Kelime oyunu yapacak takatim yok gerçekten ama durumu en yalın haliyle bu şekilde açıklayabiliyorum, inan bana.
Çünkü insanların belli bir uyku düzenleri, gidecek işleri, sabah uyanma sebepleri, gülecek anları, banka hesapları, gezilecek avm’leri, yaşam alanları ve bir sürü şeyi var. Benim ise hiçbir şeyim yok. Tüm gün evin içinde geziniyorum, aslında volta atıyorum çünkü evin içinde yürüyebileceğim alan kısıtlı. Acıktığım zaman tavayı ocağa koyuyorum, tavaya ayçiçek yağı koyuyorum ( 1 çorba kaşığı kadar), ocağın altını yakıyorum, içine kimi zaman 2 kimi zaman 3 yumurta kırıyorum, 5 dakika sonra o tavayı masanın üzerine koyup yumurtaları yiyorum. Sonra bir kahve içip voltama devam ediyorum. Bir iki gelen giden oluyor eve. Onlara kitap aldırıyorum, voltalarımın sırasında kitap okuyorum. Sonra yorulduğumda yatağıma yatıp sızıyorum. Hayır uyumuyorum, sızıyorum. Uyumak gibi keyifli bir şeyi hiç yaşayamadım sanırım. Yeni gün de yine aynı şekilde tekrar ediyor. Haftada 1 defa annem arıyor. Ona her şeyin harika olduğunu, hatta bu kadar harika olmasının beni korkuttuğunu söylüyorum. Ki bence her şey harika, bu yaşamı seviyorum sanırım. Ya da sevmeye mecbur kaldım çünkü başka bir tür yaşamım yok. Geçen gün volta atarken bunu düşündüm, başka nasıl bir biçimde yaşayabilirim, tüm günün sonucunda bir sonuç elde ettim: Bilmiyorum! Bilmediğim için yine yaşantıma bu harika biçimde devam ettim. Düne kadar böyleydi. Dün farklı bir şey oldu ve tüm düzenim bozuldu. Korktuğum şey başıma geldi. Ben kitap okurken ve evde volta atarken aşık olmaya karar verdim. Bir anda aklıma düştü ve o an o kararı verdim. Sonra düşündüm ki böyle düzenli bir yaşama sahipken aşık olunmaz, aşk düzensizliktir. Yaşam düzenimi bozdum, sabahları erken uyanıp işe gittim. Akşam işten gelip kafeteryalarda çay içtim. Her insan gibi yaşadım ve bu benim düzensizliğim oldu. Karmaşık bir düzensizlikti ki bu aşık olmaya vaktim olmadı. Ben de düzensizliği düzenim haline getirdim; her sabah erken uyandım, her sabah işe gittim, her akşam işten geldim, her akşam dışarı çıktım. Her akşam bir adım daha öldüm. Bir ara gömüleceğim.

Bazı Kadınların Gözleri

Bu sabah ne yedim inan hatırlamıyorum ama akşam makarna yedim. Yarın da bu akşam ne yediğimi hatırlamayacağım, bu başka mesele. Ama tüm gün bir kadının gözlerini aradım. Hayatıma karabasan gibi çökmüş, gecelerimi sabah ezanlarına bağlamış, iştahımı kesmiş, içtiğim sigarayı günde 2 pakete çıkarttırmış bir kadının gözlerini aradım. Bir fotoğrafta buldum o gözleri, bir vesikalık fotoğrafta. Bir resmi belge için çektirilmişti o fotoğraf belli ki. Kimlik yenilemesi, üniversite kaydı, ehliyet belgesi ya da her ne içinse. İki kocaman gözün zoraki biçimde objektife baktığı, yüzde istemsiz bir gülümseme olan, buram buram isteksizlik kokan bir vesikalık fotoğrafta buldum o iki gözü. Bazı kadınların gözleri geceni aydınlatır, bazı kadınların gözleri tüm umutları yeniden filizlendirir, bazı kadınların gözleri yağmur sonrası çıkan güneş! Bunlar öyle gözlerdi. O gözlerin ait olduğu göz kapaklarını, o gözlerin ait olduğu yüzü, o gözlerin ait olduğu bedeni hayatımdan çıkardım ama o gözleri nasıl? O gözleri nasıl çıkarabilirdim ki aklımdan. Mahmur ve mahzun, güzel ve asil o gözleri nasıl aklımdan çıkarabilirdim? Bilmiyorum. Bilsem çıkarırdım çünkü o gözler uykularımı asıp, hayatıma gasp ediyordu.
Bu işin tek çıkar yolu konuşmaktı. O gözler ile konuşmak. Fotoğrafı karşıma koydum ve oturdum.Hangi açıda olursam tam göz göze geliriz diye düşündüm ve doğru açıyı buldum.Bir virgül durağı kadar zaman geçti ve sol gözüm bu karşılaşmaya tepkisini gösterdi. Gözyaşı yanağımın üzerine kadar ulaştı ve ardından sağ gözüm de aynı gaflete düştü.Bu iş böyle olmaz.Gözlerinin içine bakmamalıyım.Gözlerin,gözlerime kast ediyor!
Senin tüm benliğini sildim yaşantımdan; ismini,cismini,kimliğini,yüzünü,ellerini,sevgini her şeyini sildim! Ama o iki kocaman göz kaldı geriye. Ve o iki kocaman göz sildiğim ne varsa tekrar önüme koydu önce ismini sonra cismini… Senle savaşamayacağımı anladım.Senle savaşamayacaksam senle yaşamalıyım.Öncelikle her şeyi hatırlamalıyım.Neleri severdin?Nelere kızardın? Sabahları tost yemeyi mi seçerdin çorba içmeyi mi? Kırmızı filtre sigara mı beyaz filtre sigara mı? Dostoyevski mi Tolstoy mu?
Her şeyi tekrar hatırlamalıydım. Tabii önce sabah ne yediğimi.